"AŞK VE ÖLÜM GİBİ ÖZGÜN..."

mehmed şahin kaçar

18/12/2005

FÜSEYFİSA/Öykü

                                                         Merhum Şemsettin SAMİ’nin anısına

 

 

-         Hade arı balı bunlar, elma değil !...

Yürüyordu ...

Yürümek zorundaydı . Dev ekranlara oturtulmuştu çünki , kır aynasının kırılganlığından bîhaberler . İçindeki susma arzusu bir büfeye sürükledi sonra farkında olmadan , cılız ama gür bedenini ...

-         Kâğıt var mı ?

-         Yok !...

Çocukluğu tuttu .

-         Su başında bir susuz ha !..

Biraz öfke ve sessizlik ...

Seçmediğiniz bir yolun seçkini olmanın şaşkınlığıyla nereye kadar yürüyebilirsiniz ! Akşamdı . Ramazan’dı aylardan . Yârenlik çekti cânı yâr ilen, şişenin dibine vuran şaşı 

niyetlere inat . Ve sorgula/n/dı : Namussuz limonlarını çaya dayatan şu kahveci mi ; yoksa bir avuç bozukluk için , bozuk çalan kunduraları avutan şu boyacı çocuk mu daha serin ? diye ...

Ilık gözlerle bakıyordu çocuk . Yoksulî bir onurla burnunu çekti sonra . Kirliydi urbası ; kirliydi , tombul yanakları bile . Umarım, dedi içinden, aldığının üstünü veremeyecek denli büyümez ...

 

Evet itiraf ediyorum / Roma’yı ben yaktım / Elime kibrit / Verdiğiniz gün / Çocuktum ...

 

-         Tazeliyem mi abi?

-          Lütfen ! Açık olsun ...

Tasvirden nefret ediyordu ; bütün sıfatlardan ... Çoktandır pinekleyen beynine bir yumruk attı sebepsiz. Bir cigara daha yaktı, yan masadaki adam ; sebepli yahûd sebepsiz. Sigara, adamı yaktı. Ha vardı , ha yok ...Dile geldi birden masadaki küllük ; silkenerek :

 

Ve seninle doludur sensiz her şey . Gözlerimi gösterir duyabilenler seni . Benim, derim, çalan da çalınan da . Susar ve düşünürler o vakit : neden herkesin biraz çocuk ; her çocuğunda deli olduğunu . Yürürüm . Minnet etmeden ayaklarıma . Kaldırımlar yalar serçeleri . Ayrılır sürüden, ayartılmış bir serçe. Susar ve bakmakla yetinirim. Kanat çırpar serçem . Göçülecek neresi kalmıştırsa ? Çırpınır serçem . Çırpınır ve dayanamam . Avuçlar kanlı tüylerini merhametim. Avuçlar ve bir kenara bırakırım. Çocuklar günahsızdır, diye belki. Çünkü çocuklar yürürler hep ve geçip giderim. En çok da meraklıdır, diye çocuklar, geri döner ve yerinde bulamam serçemi. Serin serçemi. Serçem yok anne! Serçeler de ölür müymüş ! Öldü işte, öldü anne! Annee!... ( Annem komşuluktadır şimdi ...)

Ve gün gelir çağırısın. Koşarım, adınla başlayan yeni bir ölüme doğar gibi. Gülümser ve çekersin tüm kuralsızlığınla. Ve adındır değişen bir. Sufîyâne bir edayla : Buldun ! Buldun ! dersin. Ne kadar , layık değilim , desem de susturur ve yeni bir ayrılık örerek: Kısmetse ... der ve gelmediğin gibi gidersin ...

 

......

 

Kabuğuna yabancıydı adam. Film de olsa, direniyordu rüzgâra , papatya. Sonra soğudu namlular. Er meydanında erliğin konuşma hakkı erdi. Kıran kıranaydı her şey. Kansız ve segâh ...

Papatya çocuğa, kuzgun adama gülümsedi. Zelzele makamında bir şehir , orucunu vaktinde açamayan ya da vaktin mahrum olduğu sahurları sarmaladı. Perde açıldı , kapandı gerçek. Kısa metrajlı bir hüzün şavkıdı , yalazların içinde ; akşam . Akşamın akında bir gölge, gölgelenmeye hüküm giydi ...

 

Uzaklara bakınca / Neyi düşünür insan / Neden / Güle döner / Çocuklar / Ağlarken ...

 

......

 

-         Sana zahmet, kapıyı açık bırak giderken oğlum ...

-         Ama ana, hava soğuk !

-         İçim yanıyor oğul ! Yoksa duymadın mı ? ...

Afalladı birden . Kana aşina bir keklik gibi, evvellere ağdı mecburen ...

 

.....

 

-         Gel gardaş , sana verem .

-         Benimkini doyurdum o mu kaldı !

-         Bak bu fırsatı bir daha bulamazsın !

-         Fırsat mı ! Hah hah ha ! Güleyim bari ! Olmayan gözünün yerine benikini mi takacam !...

Herkes gülüyordu. Elden avuçtan artırdıkları birkaç kuruşu da horoz dövüşüne ayıran bu insanlar, “ horozcu kahvesi “ denen bu yerde her akşam biraraya geliyor ve arsızca besledikleri horozlarıyla böbürlenip duruyorlardı. Belki vahşetti bu. Zira her düello ertesi zavallıcıklar , kan ter içinde kalıyor ve bazen gözlerinden bile oluyorlardı...

İçlerinde en iddialısı Hacı’ydı. Kabanından taşan pazularıyla her maç ardı yenilmezliğini teyit ettiren Hacı; akşamlardan bir akşam, elinde devasa bir tepsiyle geldi kahveye. Dalgalı kara kaşları bir Çernobil sagusuydu sanki. Dosta düşmana karşı zoraki bir tebessümle :

-         Buyrun beyler , dedi .

Ahali tarifsiz bir iştihayla tepsiye gömülürken , pilav dolu tepsinin ortasındaki, tavuktan çok bir horozu andırıyordu sanki.

-         Sen de gelsene birader, dediler , yoksa aç karınlı toklardan mısın ! ...

Sustu.

- Hayırdır Hacı’m? diyebildi ancak, buruk bir ifadeyle zaman sonra.

-         Gözü çıkasıca! dedi Hacı, kaybedenin hâli budur ...

Evet, mutlak son nihayet onu da bulmuş ; deplasmanda Malkoçoğlu’na yenilen Çilbey, karanlığa demir atmak zorunda bırakılmıştı.

Beyni uyuştu . Oradan da ıradı .

Hava hafif kardelendi ...

 

Yıldız ve çobana / Kapanırken hain / Kaparken şirin kirpiklerine / Ve emziren  ve yaşatan ve tüm yenilmez yenikler adına / Hecelenirken gölgemin topuklarında hayat / Va atlı ah durduran / Gül kanatlım oy / Kavalı şarap içti / Çalmayacak mısın :

Candır ipliğini çözen güzün / Kuyuyu biçmişler aya evvel / Taştan ateş / Ateşten gül bitecek / Tahtadan kaç mısır / Kaç yolun var a zeliş ...

Hayır / Gelmeli elbet giden / Her taşın altında bir gelincik / Esnek tutma kırbacını / İkizin yoksa / Yoksa izin / Hançere / Hani ! derler ...

Oysa baban istemez / İster mi ya / İstenir mi hiç kalması şâirden / Sazdan mızrabı çalmışız bir kerre / Her söze / Delik bir semer ...

Yıldız ve çobana / Geliyorlar / Evet / Hayır / Hayır / Evet ... Dışarda kuyu / Dışarda kör / Dışarda ıslak bir çocuk / Yangın yok / Yok inan yağmur / Bir fısıltı sadece : / Deliren kazanıyoooor !...

 

....

 

Çok zaman önceydi . Çoğunun kaçtığı onu da bulmuş, gözlerini çaldırmıştı. Çocuk nasihatten ne anlar ; deli , korkudan . Göverdikçe göverdi . En enine vurdu hesabın . Kimselerden bir şey umduğu yoktu. Tek “o” olsun ; bir , “o”na birlensin , başka bir şey istemiyordu...

Nişanlandığını işitti. Kahroldu. Şiire vurdu kendini , bensizliğe. Duvarlar kadar asi ve kötürüm bir bozlak yakarken devran...

Yâr yoktu oysa ; yâr kıskançtı. Gizlemesini iyi biliyordu, ağu içre şerbeti ...

Sonra aslı , sonra arzu , sonra juliet , sonra belkıs ve diğerleri ...

Her seferinde biraz daha büyüdü yüreği ; dayanılmaz bir drama dönüştü bütün komedyalar . Delirdi, inkâr etti her şeyi . Daldan gayrısına dalını döndü. Gâhi alkışlandı ; gâhi yuhalandı . Ama iltifat temedi hiçbirisine. Çoban kılındı cümle sultana . Ve sonra bir gün ...

 

.....

 

Kar dinmişti ... 

Ertesi gün sokaktan geçen bir çocuk , çürük bir elma buldu , karlı bir çöplüğün sıcacık yanağında. Yorgundu , kirliydi ya üstü başı , çocuk oruç değildi ...

 

Sokaklarda gezindim

Geçtim gülleri bir bir

Dedim ey deli şâir

Var mı dengi yârinin

 

Dindi nedense yağmur

Hayret, kaçmıyor kuşlar

Dedim bir türkü tuttur :

“ Erzurum çarşı pazar ...”

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kategori: (Belirtilmemiş) :: Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!


Blogcu.com bir BERIL Tech hizmetidir.