"AŞK VE ÖLÜM GİBİ ÖZGÜN..."

mehmed şahin kaçar

MASA/Öykü

18/12/2005

 

                                      

Andonis SAMARAKİS için

 

Dişlerini fırçaldıktan sonra yatmadı hayır.

Bir şey de yemedi ya, henüz geçti.

Dünyayı yerden alıp masasına koydu.

Kilidini çözdü sonra, mum ışığında.

Her yer karanlıktı.

Ay yoktu, yıldızlar yoktu güneş ve çocuklar.

Herkes uyuyordu.

Göz kapaklarına söz geçirememişti daha doğrusu, belki de çoğu.

Çok azı ise ya fazla yemekten ya da hiç yiyemekten uyanıktı…

 

Sıkıldı, baş aşağı döndürdü dünyayı.

Masaya sadece bir kurdela düştü; kırık bir miskete bağlı solgun bir kurdela.

Balığın kavanozda işi ne ; denizin, balıkta.

Kalktı, yürümeye başladı oynak parkelerinde loş odanın.

Attığı her adımda biraz daha sırroldu oda ve sonuçta sadece masa kaldı.

Kurdela hâlâ serindi.

Paketteki son sigarasını da harmanladı.

Mumdan duman çıkmıyordu.

Mumdan alev çıkardı sadece işitmişti; tılsımlı bir esinti bir de; sönerken…

 

Derin bir âh çekti misketli kurdela.

İrkildi.

Olayın tuhaflığına değil, kurdelayı misketten nedem daha önce çözmediğine hayıflandı. Çözebilirdi, çözmesi gerekirdi.

Cevap her yerde birdi ...

Elini uzattı sonra içine dünyanın.

Her çocuğa bir balon ikram etti.

Balonuna güvenen çocuklarla doldu oda.

Lunaparkı aratmadı masanın üstü.

Sigarasını çocuklardan sakladı ve şairliğini ve şiirlerini.

Ve çocuklar, çocukluk gezegeninin temellerini atarken o çoktan yolunu tutmuştu bile dünyanın.

Yaptığı işin farkında olarak ...

Çünkü aşk hafifti ve nazlı  harfler ancak yücelerde ağırdır…

 

 

 

Kategori: (-hikaye) | Yorum (0) | Yorum yaz! | Bağlantı


FÜSEYFİSA/Öykü

18/12/2005

                                                         Merhum Şemsettin SAMİ’nin anısına

 

 

-         Hade arı balı bunlar, elma değil !...

Yürüyordu ...

Yürümek zorundaydı . Dev ekranlara oturtulmuştu çünki , kır aynasının kırılganlığından bîhaberler . İçindeki susma arzusu bir büfeye sürükledi sonra farkında olmadan , cılız ama gür bedenini ...

-         Kâğıt var mı ?

-         Yok !...

Çocukluğu tuttu .

-         Su başında bir susuz ha !..

Biraz öfke ve sessizlik ...

Seçmediğiniz bir yolun seçkini olmanın şaşkınlığıyla nereye kadar yürüyebilirsiniz ! Akşamdı . Ramazan’dı aylardan . Yârenlik çekti cânı yâr ilen, şişenin dibine vuran şaşı 

niyetlere inat . Ve sorgula/n/dı : Namussuz limonlarını çaya dayatan şu kahveci mi ; yoksa bir avuç bozukluk için , bozuk çalan kunduraları avutan şu boyacı çocuk mu daha serin ? diye ...

Ilık gözlerle bakıyordu çocuk . Yoksulî bir onurla burnunu çekti sonra . Kirliydi urbası ; kirliydi , tombul yanakları bile . Umarım, dedi içinden, aldığının üstünü veremeyecek denli büyümez ...

 

Evet itiraf ediyorum / Roma’yı ben yaktım / Elime kibrit / Verdiğiniz gün / Çocuktum ...

 

-         Tazeliyem mi abi?

-          Lütfen ! Açık olsun ...

Tasvirden nefret ediyordu ; bütün sıfatlardan ... Çoktandır pinekleyen beynine bir yumruk attı sebepsiz. Bir cigara daha yaktı, yan masadaki adam ; sebepli yahûd sebepsiz. Sigara, adamı yaktı. Ha vardı , ha yok ...Dile geldi birden masadaki küllük ; silkenerek :

 

Ve seninle doludur sensiz her şey . Gözlerimi gösterir duyabilenler seni . Benim, derim, çalan da çalınan da . Susar ve düşünürler o vakit : neden herkesin biraz çocuk ; her çocuğunda deli olduğunu . Yürürüm . Minnet etmeden ayaklarıma . Kaldırımlar yalar serçeleri . Ayrılır sürüden, ayartılmış bir serçe. Susar ve bakmakla yetinirim. Kanat çırpar serçem . Göçülecek neresi kalmıştırsa ? Çırpınır serçem . Çırpınır ve dayanamam . Avuçlar kanlı tüylerini merhametim. Avuçlar ve bir kenara bırakırım. Çocuklar günahsızdır, diye belki. Çünkü çocuklar yürürler hep ve geçip giderim. En çok da meraklıdır, diye çocuklar, geri döner ve yerinde bulamam serçemi. Serin serçemi. Serçem yok anne! Serçeler de ölür müymüş ! Öldü işte, öldü anne! Annee!... ( Annem komşuluktadır şimdi ...)

Ve gün gelir çağırısın. Koşarım, adınla başlayan yeni bir ölüme doğar gibi. Gülümser ve çekersin tüm kuralsızlığınla. Ve adındır değişen bir. Sufîyâne bir edayla : Buldun ! Buldun ! dersin. Ne kadar , layık değilim , desem de susturur ve yeni bir ayrılık örerek: Kısmetse ... der ve gelmediğin gibi gidersin ...

 

......

 

Kabuğuna yabancıydı adam. Film de olsa, direniyordu rüzgâra , papatya. Sonra soğudu namlular. Er meydanında erliğin konuşma hakkı erdi. Kıran kıranaydı her şey. Kansız ve segâh ...

Papatya çocuğa, kuzgun adama gülümsedi. Zelzele makamında bir şehir , orucunu vaktinde açamayan ya da vaktin mahrum olduğu sahurları sarmaladı. Perde açıldı , kapandı gerçek. Kısa metrajlı bir hüzün şavkıdı , yalazların içinde ; akşam . Akşamın akında bir gölge, gölgelenmeye hüküm giydi ...

 

Uzaklara bakınca / Neyi düşünür insan / Neden / Güle döner / Çocuklar / Ağlarken ...

 

......

 

-         Sana zahmet, kapıyı açık bırak giderken oğlum ...

-         Ama ana, hava soğuk !

-         İçim yanıyor oğul ! Yoksa duymadın mı ? ...

Afalladı birden . Kana aşina bir keklik gibi, evvellere ağdı mecburen ...

 

.....

 

-         Gel gardaş , sana verem .

-         Benimkini doyurdum o mu kaldı !

-         Bak bu fırsatı bir daha bulamazsın !

-         Fırsat mı ! Hah hah ha ! Güleyim bari ! Olmayan gözünün yerine benikini mi takacam !...

Herkes gülüyordu. Elden avuçtan artırdıkları birkaç kuruşu da horoz dövüşüne ayıran bu insanlar, “ horozcu kahvesi “ denen bu yerde her akşam biraraya geliyor ve arsızca besledikleri horozlarıyla böbürlenip duruyorlardı. Belki vahşetti bu. Zira her düello ertesi zavallıcıklar , kan ter içinde kalıyor ve bazen gözlerinden bile oluyorlardı...

İçlerinde en iddialısı Hacı’ydı. Kabanından taşan pazularıyla her maç ardı yenilmezliğini teyit ettiren Hacı; akşamlardan bir akşam, elinde devasa bir tepsiyle geldi kahveye. Dalgalı kara kaşları bir Çernobil sagusuydu sanki. Dosta düşmana karşı zoraki bir tebessümle :

-         Buyrun beyler , dedi .

Ahali tarifsiz bir iştihayla tepsiye gömülürken , pilav dolu tepsinin ortasındaki, tavuktan çok bir horozu andırıyordu sanki.

-         Sen de gelsene birader, dediler , yoksa aç karınlı toklardan mısın ! ...

Sustu.

- Hayırdır Hacı’m? diyebildi ancak, buruk bir ifadeyle zaman sonra.

-         Gözü çıkasıca! dedi Hacı, kaybedenin hâli budur ...

Evet, mutlak son nihayet onu da bulmuş ; deplasmanda Malkoçoğlu’na yenilen Çilbey, karanlığa demir atmak zorunda bırakılmıştı.

Beyni uyuştu . Oradan da ıradı .

Hava hafif kardelendi ...

 

Yıldız ve çobana / Kapanırken hain / Kaparken şirin kirpiklerine / Ve emziren  ve yaşatan ve tüm yenilmez yenikler adına / Hecelenirken gölgemin topuklarında hayat / Va atlı ah durduran / Gül kanatlım oy / Kavalı şarap içti / Çalmayacak mısın :

Candır ipliğini çözen güzün / Kuyuyu biçmişler aya evvel / Taştan ateş / Ateşten gül bitecek / Tahtadan kaç mısır / Kaç yolun var a zeliş ...

Hayır / Gelmeli elbet giden / Her taşın altında bir gelincik / Esnek tutma kırbacını / İkizin yoksa / Yoksa izin / Hançere / Hani ! derler ...

Oysa baban istemez / İster mi ya / İstenir mi hiç kalması şâirden / Sazdan mızrabı çalmışız bir kerre / Her söze / Delik bir semer ...

Yıldız ve çobana / Geliyorlar / Evet / Hayır / Hayır / Evet ... Dışarda kuyu / Dışarda kör / Dışarda ıslak bir çocuk / Yangın yok / Yok inan yağmur / Bir fısıltı sadece : / Deliren kazanıyoooor !...

 

....

 

Çok zaman önceydi . Çoğunun kaçtığı onu da bulmuş, gözlerini çaldırmıştı. Çocuk nasihatten ne anlar ; deli , korkudan . Göverdikçe göverdi . En enine vurdu hesabın . Kimselerden bir şey umduğu yoktu. Tek “o” olsun ; bir , “o”na birlensin , başka bir şey istemiyordu...

Nişanlandığını işitti. Kahroldu. Şiire vurdu kendini , bensizliğe. Duvarlar kadar asi ve kötürüm bir bozlak yakarken devran...

Yâr yoktu oysa ; yâr kıskançtı. Gizlemesini iyi biliyordu, ağu içre şerbeti ...

Sonra aslı , sonra arzu , sonra juliet , sonra belkıs ve diğerleri ...

Her seferinde biraz daha büyüdü yüreği ; dayanılmaz bir drama dönüştü bütün komedyalar . Delirdi, inkâr etti her şeyi . Daldan gayrısına dalını döndü. Gâhi alkışlandı ; gâhi yuhalandı . Ama iltifat temedi hiçbirisine. Çoban kılındı cümle sultana . Ve sonra bir gün ...

 

.....

 

Kar dinmişti ... 

Ertesi gün sokaktan geçen bir çocuk , çürük bir elma buldu , karlı bir çöplüğün sıcacık yanağında. Yorgundu , kirliydi ya üstü başı , çocuk oruç değildi ...

 

Sokaklarda gezindim

Geçtim gülleri bir bir

Dedim ey deli şâir

Var mı dengi yârinin

 

Dindi nedense yağmur

Hayret, kaçmıyor kuşlar

Dedim bir türkü tuttur :

“ Erzurum çarşı pazar ...”

Kategori: (Belirtilmemiş) | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı


ANAHTAR/Öykü

18/12/2005

Kapı kilitliydi...

Cereyanlar gitti.

Şaşırmadı .

Cereyanlar geldi...

Her zamanki huyuydu ne olacak !..

Bir yanı Tanburî , bir yanı Veysel : Üstteki hâlden anlar be, dedi içinden ; garip ama has adamdır ...

Yüreğine iyice sokulup ( dışarda kar yağıyordu herhal ya da annelik merhameti mi kuşatmıştı omuzlarını lapa lapa ... ) asansöre yöneldi ... 

 

Cereyanlar gitti ...

 

5. Kat

 

Bir insan . Adı Tahsin Amca . Beş balası var . Üçü kız ikisi oğlan . Apartmanın gedikli simyacısı . Fazla konuşmaz . Susturur konuştu da mı ; beyazî ve derin bakışları ....

Üç-beş helvacının pervasızlığına maruz kalmış, geçenlerde meclisten dönerken .

-         Bu ne hâl moruk ! Aydan düşmüş gibisin ...

-         Bak! Bak! Bak! Az  mudara olsak ...

-         Konuşsana be ! Dilini mi yuttun !

-         Efendi oğlum, saat kaç ?

-         !!!!

-         Bak seen ! Bir de alay ha ! ...

Gülüşmeler ve ardından gelen apansız bir şamar ... Zavallıcık , bir anda yerde buluyor kendini; nuranî yüzü kanlar içinde ...

Karşıki loş durakta otobüs bekleyen genç, daha fazla dayanamayarak hızla olay mahaline akıyor ve dağıtıyor ayyaşları bir bir ...

Meğer pehlivanmış genç. Ne gam! Gülümsüyor Tahsin Amca : Ne yaptın efendi oğlum! Bak yine öğrenemedik kaç olduğunu saatin ...

Pehlivan şaşkın ; Amca kendinden emin . Ve cepkenindeki yadigârı uzatıyor pehlivana : Bizden geçti evlâdım ... Tamir ettir ve iyi mukayyet ol ona . Hatıradır unutma ha! Eh biraz vakte aykırıdır ya ...

Ve mızrabına kavuşan bir rebâb edasıyla, kanat geriyor geceye mehtâb. Sahipsiz bir kedi annesini arıyor ; gün ortasında devasa bir metal çuvalının tekerlekleri arasında gölgesini yitiren ve herkeslerin bil/mey/erek geçip gittiği , yol kenarına bile konmaktan aciz Pamuk’tan habersiz. Birer birer süzülüyor kepenkler. Fırıncı ataş telaşında; değirmenci, taş ... Paltosunun kirli yakalarıyla yüzünü saklamaya çalışan eski bir zengin, donmaya yüz tutmuş parmacıklarıyla sıcacık bir şeyler arıyor kısmık bir çöplükte . Zemzemsi geliyor birkaç mahle öteden “Şinanay”ın . Birkaç alaca yürek avunuyor...

Zavallı Tahsin Amca , hangi birine fitre versin ! Ramazan yaklaşıyor ...

 

Ağlayanlar gitti ...

 

4.Kat

 

Çıt yok ...

Birazdan gelir . Gelir ve burnundan getirir eksiketeğin yine . Herkes de ere varır ya ; onunkisi daha bir âlem ! Akşamlara kadar yıka , pakla , pişir , döşür ve piyango hep sana vusun ! ...

Neymiş efendim , “ yemek neden iki den tuzsuz olmuşmuş ! “

Neymiş efendim , “ kapıyı niye geç açmışmış !... “

Neymiş efendim ...

Boşanmak bir şey değil ya ; ar demiş namus demiş sabretmiş hep ... Ya karnındaki tüyü bitmemiş şu melek pâresi !... Ona nasıl kıysındı ! Hem o şatafatlı günde büründüğü gelinlik timsali değil miydi ; aile şerefinin !... *

 

Anlayanlar gitti ...

 

·        “ Kirletirsen eğer, kefenin olsun, gelinliğin kızım !...

 

 

3.Kat

 

Ali , Hasan ve İsmail . Her biri ayrı bir anakuzusu ; Anadolu . Ali “iletişim” , Hasan “inşaat” , İsmail “muhasebe” talebesi . Kimseye değdikleri yok . Herkes memnun onlardan . İçlerinde en üretkeni  Ali. Fakültede yayımlanan “ Dönenbay “ adlı derginin duayenlerinden . Hasanınki hayatî mevzuu. Ya İsmail ! Onun tutulduğu ince dertten bilmem kaçınız nasiplenmemiştir ki ...

Her şey daha güzel yarınlar , serçelerimiz için ...

 

Saklayanlar gitti ...

 

2.Kat

 

Derin bir iç çekiş ... Yıllardır kapalı bir kapısı bu katın. Odada bir sandık . Sandığın içinde, tozlanmaya yüz tutmuş onlarca hâtıra ...*

Adını kimse bilmiyor . “ Garip ” diyor, apartmandaki herkes ona . Mütebessim ve heybetli birisi . Yanağındaki yara,  “Kıbrıs hâtırası” ...

 

Saklananlar gitti ...

 

Uyandırabilene aşk olsun , duvardaki kilimi

Bir çocuk yaşamış, bir zamanlar burada, besbelli ...

 

 ...........

 

Butonu arandı.

İz yok.

Tık! Tık! Tık!...

Ses yok .

Bağırabilse ...

Adı yok .

Kapıya yüklendi son çare . Hay Allah, açıkmış !..

Ve yeni bir kapı .

Onu da açtı.

Bir kapı daha.

Onu da ...

Kapı! Kapı! Kapı!...

Açılan her kapı, açarıydı sanki bir diğerinin.

Nihayet sandığın olduğu kapıyı açtı, tesadüfen .

Sonra sandığı , güçbela ...

-         Geldi bey müjde ! Minik Pamuk geldi !...

 

Meğer ...

 

Kategori: (Belirtilmemiş) | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı


NÂL/Öykü

18/12/2005

 

 

                        Devranla ben nâkiz-siyerim

                        Devr elinden meğer ki gayrım ...

 

                                                                  Fuzûlî

 

Tek başına kalmıştı. El yordamıyla perdeyi usulca araladı. Dışarda koyu beyaz bir sessizlik vardı. Her zamanki gibi doluydu ay ; mesrurdu yıldızlar, göğün sınırlı olduğundan habersiz. Kararsız yorgun bakışları bir şey arıyordu oysa , herkes gibi ... Ötenin ötesi neydi acaba ? ...

Biraz öncesine kadar ne de mutluydu. ( Ya da kendini buna mecbur mu hissetmişti ...) Nasıl da gülüp eğlenmişti, akranlarıyla. ( Eğlenmek, avunmaksa ...)

Neyi arıyorsun !

Farkında değil ...

Neyi arıyorsun !

Hâlâ dalgın ...

Neyi arıyorsun !...

Umursamadı . Cevap verecekti, verebilirdi ya ...

Zavallı ! dedi sonra bir diğeri . Kahkaha attı sarsar. Kepenkler şimşek şimşek açılıp kapanmaya başladı.Bütün çocuklar ağlayıp; bütün , her şey, bütün bütün kalabalıklaştı:

Neyi arıyorsun !

Zavallı !

Kurtar bizi n’olur !

Boğuluyoru...

Yatağına oturamayan bir kurşun rahatsızlığıyla kapattı perdeleri birden ; dışarıya sırtını döndü ... Yere kapandı , hıçkırıklara belendi ; gırtlağını yırtarcasına ve bağırdı : Ki- miiim beeeen !...  

 

......

 

Doğduğu gün bir bayram sevinci vardı evde; öldüğü günse , sessizlik ...

Dedesinin adı verilmişti “ diş hediği “ töreninde. Hayırlı dualar edilmişti bekası için. Masallara taş çıkaran bir hızla büyüyordu Ötüken . Kardeşi Koca Tuna’nın kandiliydi. Fakat tezattı etrafıyla biraz. Ve bu zıtlık , koca bir uçuruma dönüştü zaman sonra . Ne peşinden koşup daha sonra nikâhlandığı evdeşi, ne beyzâdelik işi ne de karunî serveti cevap veremiyordu hasretine . Hasretti evet ; hasretti ya, hasret olduğu şeyin adını bir tek deliler biliyordu . Biliyorlardı da  suskundular ondan ...

Gün geçtikçe etrafına iyice yabancılaşan yiğidinin bu hâli en çok helali Bilig Hanım’ı üzmüştü . Bilig Hanım’ın bu konuda çalmadığı kapı soruşturmadığı bilge kalmadı . Ne yapmalıyıdı ; ne yapılabilirdi ki ...

Efendi ve mülayimliğiyle etrafınca çokça sevilip takdir edilen Ötüken, huysuz bir kimliğe büründü zaman sonra. “ Yıkılması gereken gönülleri yıkın! Çünkü onlar, sahipleri için de beladır ! ... “ tezince, kimselerde hatır gönül bırakmadı . Otobüsleri taşladı ; teyyarelere dil çıkardı . Mahalledeki bütün sürgülere kedi artığı sürdü. Ötüken’in bu taşkın davranışları sonuçta unu, tımarhaneye düşürmüştü .Düşmek ne kelime! Bayramlığını başucunda bulan bir çocuk gibi , neden sevinçli olmasındı ki !...

Meğer ne rahat bir yermiş burası ; sakinleri ne hoş ! Hem belki de burada , evet evet kesinlikle burada, bulacaktı aradığını ...

HEY DIŞARDAKİLER , DELLENECEK KADAR OLUN DA HELE BİR ...

....

 

Yine düş kırıklığı ; düş kırıkları arasında sönen bir düşünce ...

Bulmuş muydu acaba ?

Bilinmez .

Bilsen ne olacak !...

Bil/in/ecek kadar cahil değilsem ya ?

 

.....

 

Tutunduğu hatıralardan , gürültünün kesildiğini , geç de olsa , farketti...

Aralandı perde ; perde kesildi ... Seyrine varabiliyordu artık anlamın sanki ...

Geceye diklenen baykuşu  selamladı ; rüzgârla geçinen yapracıklara gülümsedi ... Üstüne başına çekidüzen verdi . Yüzünü yıkadı lavaboda . Soğuk ! Evet hissedebiliyordu artık ; aynalar o kadar da yalancı değilmiş sahi !... Ah içi içine sığmıyor artık ... Sokaklara fırlasa  ...  (Meğer yapılacak ne kadar iş varmış ... ) Bağırsa; deli , demezler ya ... Bağırsa ... Ba-ğır ...

EVRAKA! EV-RAAAKAAAA !...

 

....

 

Gündelik  bir haber geçti ertesi gün , varlıklı bir gazetenin yoksul sütununda :

 

             “ 21 DR 025  No’lu Plakaya Çarpan Cani Hâlâ Bulunamadı ... “

 

 

 

Kategori: (Belirtilmemiş) | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı


SEVGİLİ YAĞMUR

18/12/2005

                                                    “ Yük üstünde insan taşınmaz.”

                                                           Seyrek okunan bir îkaz

 

Usta bir yazarın birkaç kısa hikâyesini okuduktan sonra, ben de yazamaz myım? diye geçirdi içinden.

Şairdi.

Geceydi. Yağmur yağmıştı gün boyu.

Gün boyu yanmaya çağırmıştı sevgili.

Sevgili sevgi okuluydu. Toy bakışları pişiren âsi bir merhametti; şahinler içinde güvercin, yıldızlara kamerdi...

Bir kibrit daha çaktı gecenin kursağında; daha bir derin çekti, dert mi derman mı getirdiğini bilmediği,

sigarasını. Ardı astarı bir hikâye yazacaktı ve konu kendisi de olabilirdi pekâla...

Çok çekmişti herkes gibi ; herkesinkinden daha keremdi, kerimi. Her zerresiyle “ o “ kılınmıştı.

Şairdi.

Çok sözü vardı sükûttan evlâ. Güllerin neden geceleyin açtığını bilecek kadar âlim; güldeki dikenin esrârını sezecek denli ârifti...

Sıkıldı. Alışık olduğu çaresizliğin adını koyamıyordu bu sefer. Şiir mi yazsaydı yoksa?

Düşün ... Yak ... Yak ... Düşün ...

Sitem eyledi geciken esinine; kırıldı, küstü ...

Geceydi oysa , yağmur yağmıştı gün boyu.

Yazmalıydı , yazabilirdi.

Şairdi...

 

.....

 

Derken gök gürledi birden, deli deli homurdanmaya başladı rüzgâr. Hazânın etkisiyle olacak, yapracıklarından iyice soyunan koca ardıç , dallarındaki birkaç kuşa da söz geçiremez oldu.  Fırtınayla birlikte tekrar başlayan yağmur , pencerenin kirli camlarını dövmeye başlamıştı. Çatıdan oluk gibi nisyan akıyordu; taş taş üstünde kalmamıştı belki de dışarda...

Kulakları uğuldamaya başladı sonra, gölgeli gölgelerin imdatlarıyla doldu oda. Teyp de susmuştu artık. Mumu yakmaya cesaret edemedi. Çıplak ayağını bir şey ısırdı karanlıkta; karanlıkta kaybolmaya yüz tutan yüzünü yokladı. Baba yadigârı tokasını  bulamadı saçında. Bağırmak istedi dudakları döküldü. Ayaklarını yerinde bulamadı, dışarıya kaçacak. Elleri, bluzu, eteği,kınalı ayak parmakları sırra kadem basmıştı sanki birer birer...

Tek keremi kalmıştı içinde; içi kaybolmamıştı henüz.

Yanmaya çağırıyordu hâlâ sevgili; aşkta kaybolmaya.

Yazmaya çalıştığı ve fakat bir türlü yazamadığı öykünün kahramanı olmanın verdiği şaşkınlıkla kapıyı açtı ve hafifleyen yağmurda iliklerine kadar ıslandı sonra.

Her yer sevgili kokuyordu.

Artık her şey şiirdi.

Herkes şair

Ve mutlu

Ve umutlu ...

 

Kategori: (Belirtilmemiş) | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Bağlantı


Blogcu.com bir BERIL Tech hizmetidir.